Ana Sayfa

KARA SEVDA TAPINAĞI

Şehirde bir tren istasyonuydu.

İşte böyle başladı bu hüzünlü öykü.

Rüzgar vuranda uzun saçlarına,

Sesi gelirdi yüreğime türkü türkü.

Alırdı da kahverengi tellerinden,nehirlere savururdu kokusunu.

İlk öpüş dolunay tanıklığındaydı.

Ve sanki yüreğe düşen ateş damlasıydı.

Rüyalardan uyanmayan uçarı dünyam,

Cennet mekanında düşsel bir semahtaydı.

Sonra hüznü çöktü ayrılığın.

Oysa ne gecelerde ne sevişmelere,

Ne gözyaşlarına ve ne sevinçlere,

Tanık olmuştu mabed saydığımız köprü altları.

Çıplak tenini beyaz karlara basardın.

Işık vurdukça gecede parlardı tavşan kuyrukları.

Sivrisinekler saldırırdı sevişme finali terli bedenlerimize.

Ahh ahh sevgili,sen de yalancıydın en az benim kadar.

Çünkü aşk,

Pütürlü taşlara yaslanan bir su terazisi gibiydi.

Ne taraf sahte ve yalansa,diğer yanı da öyle eğriydi.

Şimdi baykuş çığlıklarında,

Ve örümcek ağlarının dumanlı sarmalında,

Bir ören gibi duruyor o kara sevda tapınağı.

Ne senden saç teli,ne benden eser kaldı.